Bir arkadaşına
emoji gönderdiğinde telefondan telefona küçük sarı bir yüz resmi uçup gitmez. Aslında giden şey, bilgisayarların ortak sözlüğünde belirli bir adrese karşılık gelen koddur. Karşı tarafın cihazı bu kodu okur ve kendi sistemindeki çizimi ekrana yansıtır. Bu yüzden aynı emoji iPhone’da, Android’de ya da farklı bir uygulamada biraz farklı görünebilir. Kod ortaktır, görsel tasarım değil.Bugün parmaklarımızla birkaç dokunuşla yaptığımız bu basit işlem, bilgisayar tarihinin en temel sorunlarından birine dayanır: Bir makinede yazılan karakterin başka bir makinede de aynı şekilde anlaşılmasını nasıl sağlarız? Emojilerin hikâyesi Japon cep telefonlarında başlamadan çok önce, harflere ve işaretlere ortak numaralar verme çabasıyla ortaya çıktı.Önce ortak bir alfabe gerektiİlk bilgisayar sistemleri metni aynı şekilde kodlamıyordu. Bir makinenin “A” diye kaydettiği değer, başka bir sistemde tamamen farklı bir işarete dönüşebiliyordu. Ortak standart olmadığı için dosya paylaşımı ve cihazların birbirleriyle çalışması ciddi sorunlar yaratıyordu.1963’te, bugünkü ANSI’nin öncülü olan American Standards Association, ASCII standardının ilk sürümünü yayımladı. ASCII 7 bit kullanıyor, böylece 128 olası değere yer açıyordu. 0–31 arasındaki değerler satır başı veya zil gibi kontrol işlevlerine ayrılmıştı. 32–126 arası boşluk, İngiliz alfabesinin harfleri, rakamlar ve noktalama işaretlerini kapsıyordu. 127 ise DEL adlı bir kontrol karakteriydi.ASCII önemli bir ortak zemin oluşturdu ama belirgin bir sınırı vardı: Amerikan İngilizcesine göre tasarlanmıştı. Türkçedeki ğ, ş, ı; Fransızcadaki aksanlı harfler; Arapça, Japonca ya da Çince yazı sistemleri bu dar alana sığmıyordu. Bilgisayarlar dünyaya yayıldıkça sorun daha da belirginleşti.Üreticiler 8 bitlik kod sayfalarıyla kapasiteyi 256’ya çıkardı. IBM’in 1981’deki kişisel bilgisayarında kullandığı Code Page 437 bunların en bilinen örneklerinden biriydi. İlk 128 değer ASCII ile uyumluydu; kalan bölümde aksanlı harfler, matematik işaretleri ve o dönemin metin ekranlarında kutu çizmek için kullanılan karakterler yer alıyordu. Ancak “genişletilmiş ASCII” adı altında tek bir evrensel sistem yoktu. Farklı ülkeler ve üreticiler aynı sayıya farklı karakterler atayabiliyordu. Bir dosya yanlış kod sayfasıyla açıldığında harflerin anlamsız simgelere dönüşmesinin nedeni buydu.ISO/IEC 8859 ailesi 1987’den itibaren farklı dil grupları için daha düzenli 8 bitlik kodlamalar sundu. Batı Avrupa dilleri için ISO 8859-1 ilk yayımlanan bölümdü. Türkçeye gerekli harfleri içeren ISO 8859-9 ise 1989’da geldi. Yine de temel sorun çözülmemişti: Her kodlama yalnızca sınırlı bir dil grubuna yer veriyor, aynı belgede dünyanın farklı yazı sistemlerini birlikte kullanmak neredeyse imkânsızlaşıyordu.
Unicode’un vaadi: Her karaktere ortak bir adres1987’de Xerox’tan Joe Becker ile Apple’dan Lee Collins ve Mark Davis, bütün yazı sistemlerini kapsayacak ortak bir karakter standardı üzerinde çalışmaya başladı. Unicode adını alan fikir basit ama iddialıydı: Her karaktere, hangi cihazda ya da yazılımda kullanılırsa kullanılsın değişmeyecek bir kod noktası vermek. Kod noktası bir adres gibidir. O adreste hangi karakterin yaşadığı bellidir; karakterin ekranda nasıl çizileceğini ise yazı tipi ve platform



